Hani nerede Secret mecret, hani insanın hayal ettiği gibi oluyordu herşey? Bu akımın en hararetli savunucularından olan ben doğum konusunda SECRET’tan ters köşeden gol yedimJ Normal doğum yapıcam diye ters duruşta ısrar eden bebeğimi, işi havuzda amuda kalkmaya vardırmaya kadar gidecek ciddiyetle döndürmek için uğraştım. Ama yoooook, Dafne “dönmem” dedi, başka birşey demedi. Hadi onu da geçtim, erken doğma sinyalleri yüzünden beni eve bağladı, hareketsizlikten hem göbeği, hem popoyu büyüttü de büyüttü, sonra bir türlü gelmek bilmedi. Nitekim ben de umudu kestim ve 37+5’te güle oynaya doktor kontrolüne gittim.
Ahaaa, o da ne, Arda Bey “Rahim 2 cm açılmış, doğum başlamış” dedi... Bir umut “döndü mü?” diye sordum ama nerdeeeeee, bizimki kafa aşağı sevmiyor. E, tabii bu durumda bana 7 kat kesilme yolları göründü. Ters duran bir bebekle ters gitme ihtimali yüksek olan normal doğum macerasına giremezdim.
Tamam, dedik, hastaneden oda ayırtıldı. Ben hemen başladım isteklerimi sıralamaya:
Ameliyathane’de müzik isterim. Israel’den Somewhere Over the Rainbow. Ben getiririm.
Bebeğim normal doğumda olduğu gibi yavaş yavaş çıkartılacak. Haldur huldur değil.
İlk iş benim yanıma getirilecek. Ten temasımız olacak. Onunla tanışmak için dikişlerimin bitmesini bekleyemem!
Benim dikişlerim yapılırken de babasıyla olacak, öyle bir odaya konulup bekletilmeyecek.
Haaa, bu arada ojelerimi çıkartmam, ısrar etmeyin.
Son isteğim hariç hepsine olumlu yanıt aldım ama oje konusunu epidural uzmanına danışmalıymışım. Hemen ismini aldım, fırladım gittim hastaneye. Kadıncağız herhalde bu isteği ilk kez benden duymuştur. “Tamam” dedi “ ama koyu renk oje olmaz”. E herhalde ben de anneliğe fuşya yada bordo bir oje ile adım atmayı düşünmüyorum.
Ohhh, gelsin french’ler...
Kuaföre gittim elbette ki. Oysa hayalim şöyleydi. Evde olacaktık. Birden sancılar başlayacaktı. Ben pilates topumda bir ileri bir geri hareketleri yaparak dalgaların üzerinden atlar gibi sancıların üzerinden atlayacaktım. Asude Ebe gelecekti. Onunla sohbet edecektim. Sonra o “tamam hastane vakti geldi” deyince, heyecanla arabaya atlayacaktık. Hastanede beni tekerlikli sandalye ile odama götürmek istediklerinde “Ben hasta değilim, hamileyim ve gayet iyiyim” deyip, seke seke odama gidecektim.
Epidurali reddedecektim. Ikınırım, sıkınırım ama ben bu işi en doğal yollarla başarırım diyecektim. Sonra doğumhanede ıkınırken, saçlarım terden alnıma yapışacaktı. Eşim elimi tutacaktı. Ve en son ıkınmadan sonra bebeğimin minik kafası çıkacaktı, sonra da gövdesi. Büyük bir rahatlama ile sevinç çığlığı atıp, onu kucağıma alacaktım. Offf offfffff....
Tabii ki o-la-ma-dı. Gittim saçlarımı ve french manikur-pedikurumu yaptırdım. Madem saçlarım terlemeyecekti, madem bebeğim en kebap yolla çıkıverecekti, biraz bakımlı olalım yani! Neyse, toparlandık gittik hastaneye akşamdan. Tabii ki son yıllarda doğan neredeyse bütün “Sezercik”ler gibi Dafne de sabah 8-8.30 arasında doğacaktı. Gece son kontrolleri yapalım deyip, beni NST’ye bağladılar. Ben bu arada sohbet muhabbet modundayım. “Bitse de şu kontroller, yatsam hemen” diye düşünüyorum. Hemşire suratıma garip garip baktı, sonra gitti doktoru çağırdı. Doktor geldi, bana baktı, NST çıktılarına baktı, “İyi misiniz?” Diye sordu. Valla çoook iyiydim. Gitseler daha iyi olacaktım. Adam şaşırdı “Şu anda maksimum seviyede ve düzenli sancınız var” dedi... Haydaaa, ne sancısı ya, yok maşallahım var.
Adam ekrandan da gösterdi. Sabah 8’den önce almak zorunda kalabiliriz sizi ameliyathaneye dedi. Neymiş, acı eşiğim çok yüksekmiş, sancıları hissetmiyormuşum! Hahaaaaaayt, ben terlemeden normal doğum yaparmışım beeeee! Aaahhhh, ahhh!
Bir yandan “Canım kızım, dönmedin ama en azından kendi istediğin zamanda geliyorsun, öyle randevulu sezaryan falan yapmadık ” diye gururlanıyorum içimde tekme atan bebemle; bir yandan da “gece uyusaydık” diye düşünüyorum. Peki dedim. Ama sonra Dafne’ye “Tamam işte, kendi bildiğin gibi yapıyorsun herşeyi ama bırak da annen uyusun şimdi” diyorum. Sağolsun canım kızım, duruldu, sabahı ettik.
Sabah bende heyecan -30 derecelerinde seyrediyordu. Off yaaa, neden böyle oldum şimdi diye düşünürken, doktorum geldi, şimdi alacaklar seni dedi. O sedye geldi, offff başladı mı kalp atışları... Ameliyathanede epidurali takmaya çalışıyorlar, zangır zangır titriyorum. Elimde değil. Sanki ameliyathane Alaska’da açık havada. Öylesine titriyorum. Zavallı anestezi uzmanı beni rahatlatmak için başımı okşuyor. Eee, kocam nerede, arkadaşım nerede? Diyorum. Birinin beni hala İstanbul’da, hem de Ağustos ayında olduğumuza inandırması lazım. Neyse ki İlker ve Derya geldiler. Derya resim çekmek için, kocam da elbette destek için yanımda. Müzik, müziği unutmasınlar.
Birisi bastı düğmeye, başladı Dafne’nin şarkısı... Şu an bile o şarkı çaldığında aklıma o sahne tüm detayları ile geliyor.
Aşkım yanımda, elimi tutuyor. Bir yandan da meraklı meraklı perdenin ötesine bakıyor. Meğer başlamış operasyon, benim haberim yok. Sonra İlker birden perdenin bizden taraf olan kısmına siniyor. Bakmayı kesiyor. Anlıyorum ki 7 kat derine inilmiş. Görüntü feci olmalı. Birden karnımı çekiştirmeye başlıyorlar. Bütün bedenim sarsılıyor. O sırada İlker’in “Aaa hakikaten tersmiş” dediğini duyuyorum. Ve birden bir ağlama sesi duyuyorum. Kocam gülümsüyor, Derya yanıma geliyor, eli ayağı titriyor, hatta ağlıyor. Ben ise deliriyorum, bebeğim çıktı, herkes gördü, bırakın beni, ben de kalkıcam!!! Neyse ki Dafne’yi sarıp sarmalayıp, hemen yanıma getiriyorlar.
“Merhaba bebeğim”... Çok şaşkınım. Gerçekten bu pamuk tenli, guzel burunlu güzel şeyi ben mi doğurdum? Bitti mi gerçekten hamilelik denilen 9 aylık çile? Ya ben anne mi oldum şimdi? Ne oluyor? Neredeyim? Siz de kimsiniz? Çekilin etrafımdan, beni kızımla başbaşa bırakın! Böyle bol dalgalı hisler içindeyken, Dafne’yi alıyorlar, kocam da peşlerinden gidiyor, ben ameliyathanede pantalon dikermiş edasıyla beni diken doktorlarla kalıyorum. İyi dikin haaa, estetik olsun diye verip veriştiriyorum. Ameliyathane artık soğuk değil. Hatta pişiyorum sıcaktan, öyle ki gözlerimden süzülen yaşlar buharlaşacak diye korkuyorum.
Sonra anestezi uzmanı sana güzel birşey vereceğim şimdi diyor. Ne verdiyse, sarhoş gibi oluyorum. Bulutların üzerinde bir yerlerdeyim. Odama getirildiğimde beni bekleyenlere sırıtıyorum. Elimde değil, ağzım sırıtmak dışında hiçbir komut almıyor. Dafne yanımda. Hemen mememe atlıyor. Gelen giden çooook... Ama ben sadece Dafnemleyim. Kocamı bile görmüyor gözüm. Onun gözleri de Dafne’de zaten...
Akşama ancak kendime geliyorum. Bulutlardan indiğimde bol kasık sancısı ve dokunmaktan bile korktuğum, ağlamakta olan bebeğimle kalıyorum. “İmdaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaat anne nasıl olunur?” diye bağırasım geliyor. Sonra sakinleşiyorum. Hayatta ilk adımlarımızı nasıl attıysak, nasıl okuma yazma ve bizi bugune getiren diğer herşeyi öğrendiysek, anne-babalığı da öğreneceğimizi farkediyorum. Üstelik annelik başta içgüdü ile girecek sistemime, sonra yaşadıkça ustalaşacağım.
İşte o akşam ve doğumdan sonra bugüne kadar geçen 3,5 ay sürecinde anlıyorum: Annelik her işten, her meslekten daha zor ve dolayısıyla kutsal. Ve insanın bebeğinden öğreneceği, aşkların en yüce hali, sabır, dayanma gücü dahil olmak üzere binlerce, tonlarca şey var.... 3.5 aydır doğum sonrası depresyonu, uykusuzluğun en ağır halleri ve çaresizlik gibi çok zor şeyler yaşamış olsam da, aşkalrın en büyüğünü yaşamakta olduğum için herşey vız gelmeye başladı. Bir gülücük dünyaya bedelmiş. Yeni anladım.
Tüm anne adaylarına ve annelere kocaman sevgiler!
