Hamilelik hiç de kolay iş değilmiş. Öyle “Çok keyifli bir süreçti, hiç bitmesin istedim” diye ortada dolaşanların, hamilelik sonrası hafıza kaybı yaşıyor olduklarına inanıyorum ben. Ters dönmüş kaplumbağa kıvamında koltuğa yığılıp kaldığım, sadece yan yatabildiğim için tüm ağırlığımı çeken sağ ve sol tarafımın pelteleşmesine seyirci kaldığım, sıcakları mikrodalga fırının içindeymişim gibi en derinden hissettiğim bu günlerde keyifli hamile rolleri kesemeyeceğim.
Zaten başından beri binbir dert yaşıyorum. Yok plesanta previa tehditleri, yok rahimağzı kısalmaları, yok erken dogum riskleri derken, hop oturup hop kalktım; şimdi de verilen tüm istirahatler sonucu balina gibi olmus bedenimle bir oturuyor, hiç kalkamıyorum.
Dışarıdan ne kadar da kolay görünüyordu oysa... Bir hamile görünce her kadın gibi “Ayyy, ne güzel, göbeği de pek şirin” düşünceleri ile o göbeğin sabun köpüğü gibi hafif olduğu yanılgısına sahiptim galiba. Sanki hamilelik demek, helyum dolu bir karınla uçan balon misali mutluluktan uçmaktı. GÜÜÜÜM! İşte bu aşamada çakıldım.
“Hamilelik zor zanaattır” diye kimse çıkıp bir uyarmadı ki!
Bebek dediğin mucizevi oluşum yemek kitabından bakıp, 3 yumurta kırıp, bir bardak un eklemekle olmuyor(muş) işte! Beden kendini hazırlıyor(muş), hormonlar coşuyor(muş), vücuttaki organlar ona yer açmak için yer değiştiriyorlar(mış) vs vs... Tabii tüm bunlar olurken, anne adayına da oturup izlemek değil, bunun bir parçası olup, her türlü zorluğa göğüs germek kalıyor(muş)!
Diyeceğim odur ki, siz siz olun, bir hamile görünce, onu hafife almayın.
Neyse, benim hamileğime gelince, bunca sıkıntı, gürültü, patırtı derken 31. Haftaya ulaştık. Bir blog yazmak için taaa bu haftayı beklemedim elbet, hatta blog yazmak aklımda bile yoktu ama bunca istirahatten sonra, laptop başında iş yapmaya çalışmak dışında, hor gördüğüm bütün kadın programlarını da izleyip, bitirdikten sonra, benim durumumda olan birileri var mı diye “google” nimetlerinden faydalanınca gördüm ki, bir suru hamile blogu var ve gerçekten çok faydalılar! Mesela normal doğumdan korkan ben, bu bloglar sayesinde katman katman sıyrıldım korku kabuğundan. Bir dolu bilgi edindim ve yalnız olmadığımı farkederek, hafifledim. Ayrıca tek riskli hamile ben değilmişim... 7. Ayında 16 kiloya ulaşma rekoru bende değilmiş.
Evet. Haftalardan 31. Müstakbel bebeğim içimde taklalar atıyor. Haberi yok tabii pek yakında bu hareket özgürlüğünün biteceğinden. Onun hareketlerinden şikayet etmemeye yemin ettim. Gecen gun saatlerce hiç hareket etmedi çünkü. Üstelik kaşık kaşık nutella yedim, sırf hareket etsin diye. TIK yok! Ve aldı beni bir panik... NST’ye bağlandık. Hafif hareketler geldi. Ama yok, doktor tatmin olmadı. Tatlılar yendi, az biraz daha hareket. Saatler süren NST cihazı tetkikinden sonra, içimiz rahatladı. Kendisi içeride sessizce takılmaktaymış. Babası “Hareketlerinden çok şikayet ettin, bak, alındı durdu” diyerek beni kendimden şüpheye düşürdü. Şimdi her tekme de “Aferin kızım, vur, daha hızlı vur” diye yüreklendiriyorum veledi. Benim hareket özgürlüğüm kısıtlı ya, ona da ket vurmak istedim galiba ama varsın, gelsin tekmeler, taklalar...
Ben hamilelikte hoplarım, zıplarım, son ana kadar işimin başında olurum, aktif, dinamik, heyecanlı günler yaşarım diye hayal ediyordum. Hayallerim burada da gerçekle yanyana durmadı. Home office iyi derler ya, bir yere kadar... Yani evin bir köşesinde laptop karşısında otururken, diğer taraflarda da iş arkadaşların otursa, arada sırada iki çift laf etsek, toplaşsak, konuşsak, hemen ayaküstü birkaç iş bitirsek, eyvallah! Ama nerdeee? Home office demek Robinson’un adada Superonline wireless sayesinde dış dünya ile irtibatta bulunması, birkaç fikir alışverişi yapması ama sonunda office boy Cuma’nın bile daha yoğun bir ortama kaçtığını farketmesi gibi birşey. Yalnızlık kesinlikle sıkıcı.
Hamileliğin keyifli yanı yok mu? Valla yemek yemeye düşkünseniz var elbette. “Ben hamileyim” bahanesiyle, öğünlere, ara öğünlere yüklenebiliyorsunuz istediğiniz kadar. Taa ki doktorunuz “Hmm, sizi bir diyetisyene yönlendirmekte fayda var” diyene kadar. Ya gözünü seveyim, ne diyetisyeni. Daha bu yaştan (yani -2 ay) çocuğa diyetisyen azabı çektirilir mi? Ben ne yaşarsam, bu bebecik de yaşamıyor mu? Şimdi ben yemek yiyemeyeceğim stresine girersem, o da içeride aynı üzüntüyü yaşamaz mı? Hem biz peynir de yeriz, nutella da! Çeşitliliğe önem veriyoruz yani. Bir yandan kilolarca meyve, sebze, bir yandan protein zengini yiyecekler bir yandan da olmazsa olmaz Erikli turta, kazandibi, Magnum gibi enerji bombası tatlılar yiyoruz. Dokunmayın bize!!! Baba adayı da kızıyor arada. Nutella kavanozunu elimden alıyor ama sonrasında şeflik hünerlerini konuşturmak için yaptığı enfes turtalar, tatlılar yüzünden aynı yeme döngüsüne girdiğimi farketmiyorJ Neyse, zaten kendisinde de hayalet hamilelik durumu var. Ben ne yaşarsam yaşar oldu. Belim ağrıyor, bir bakıyorum ben “ah belim” demeden, o başlıyor bel ağrısından yakınmaya. Benden çok aşeriyor. Bir evde iki hamileyiz biz...:-)
Tabii siz bana bakmayın. Bu kadar yemek yemeyin. Sağlıklı olan doktorunuzu dinlemeniz, beni değil.
Doktor demişken, ne yapın, ne edin, doktorunuz sizi sezaryene yönlendiriyorsa, ondan kaçarak uzaklaşın. (Tabii ki ciddi bir komplikasyonunuz, normal doğuma engeliniz yoksa) Cunku bu iş artık çok ticari hale gelmiş. Sezaryen dediğiniz 3.derece kalp ameliyatına eşit bir operasyon. Kesilmek, biçilmek, sonrasında dikilip, sızıdan aylarca kendine gelememek var. Sağlıklısı analarımız gibi gerekiyorsa avaz avaz doğurmak ve sonrasında bebekle ilgilenmek için fiziksel olarak iyi durumda olabilmek.
Doğum dediğim şey de doğurmak var; doğurtulmak değil. Doğurmak için doğal yöntemi seçin; doğurtulmak istiyorsanız da yatın masaya, kesiversinler sizi... Ama iyi düşünün, iyi araştırın. Benim gibi doğal doğumdan ölesiye korkan biri bile artık bunları söyleyecek cesaretteyse, vardır bunun içinde bir iş! Bir doğal doğum kursuna gidin. Tüm inceliklerini öğrenince, anlayacaksınız ne dediğimi...
Bizim baba adayımız doğal doğumun inceliklerini öğrenince, bir havaya girdi, bir havaya girdi “Hastaneye bile gerek yok, evde doğur, doktora bile gerek yok, ben hallederim” demeye başladı. Ben bile bir ara şuursuzca “Hmm, olabilir” diye düşünürken buldum kendimi. Sonra farkettim ki, biraz bu konuda yüz versem, bu işin sonu ormandai toprak ana üzerinde ıkınmaya kadar gidecek. O yuzden tuttum kolundan, bir hastane ziyareti yaptırdım ikimize... İyi de oldu. Doğumhane düşündüğüm gibi soguk bir yer değilmiş. Bildiğin ODA, ameliyathane gibi değil... Şahane... Daha da rahatladım.
Yaparım bu işi de yaparım! Yeter ki kızım ters duruş pozisyonundan vazgeçip dönsün!
31.haftadan sevgiler....
2 yorum:
merhabaaa, blogcu anne de okudum doğum yazısını ve bloğunuzu karıştırdım..bebek tekmelerken şikayet etme konusunda size katılıyorum.Bende aynı şekilde off çok sert vurdu falan derken, bi ara hiç kıpırtı olmadı..çook korktum..eşimde şikayet edersen darılır kızımız dedi:))) uzun oldu, kusura bakmayın..Çanakkaleden sewgiler...Özlem
Sevgili adsiz,
yorum icin tesekkurler. Hamilelik macerasi bitince, bebekli hayati anlattigim yeni bir bloga basladim: www.annebabavecocuk.com
Beklerim:-)
Yorum Gönder