12 Aralık 2011 Pazartesi

İşte benim "Doğum Hikayem"...

Hani nerede Secret mecret, hani insanın hayal ettiği gibi oluyordu herşey? Bu akımın en hararetli savunucularından olan ben doğum konusunda SECRET’tan ters köşeden gol yedimJ Normal doğum yapıcam diye ters duruşta ısrar eden bebeğimi, işi havuzda amuda kalkmaya vardırmaya kadar gidecek ciddiyetle döndürmek için uğraştım. Ama yoooook, Dafne “dönmem” dedi, başka birşey demedi. Hadi onu da geçtim, erken doğma sinyalleri yüzünden beni eve bağladı, hareketsizlikten hem göbeği, hem popoyu büyüttü de büyüttü, sonra bir türlü gelmek bilmedi. Nitekim ben de umudu kestim ve 37+5’te güle oynaya doktor kontrolüne gittim.
Ahaaa, o da ne, Arda Bey “Rahim 2 cm açılmış, doğum başlamış” dedi... Bir umut “döndü mü?” diye sordum ama nerdeeeeee, bizimki kafa aşağı sevmiyor. E, tabii bu durumda bana 7 kat kesilme yolları göründü. Ters duran bir bebekle ters gitme ihtimali yüksek olan normal doğum macerasına giremezdim.
Tamam, dedik, hastaneden oda ayırtıldı. Ben hemen başladım isteklerimi sıralamaya:
Ameliyathane’de müzik isterim. Israel’den Somewhere Over the Rainbow. Ben getiririm.
Bebeğim normal doğumda olduğu gibi yavaş yavaş çıkartılacak. Haldur huldur değil.
İlk iş benim yanıma getirilecek. Ten temasımız olacak. Onunla tanışmak için dikişlerimin bitmesini bekleyemem!
Benim dikişlerim yapılırken de babasıyla olacak, öyle bir odaya konulup bekletilmeyecek.
Haaa, bu arada ojelerimi çıkartmam, ısrar etmeyin.
Son isteğim hariç hepsine olumlu yanıt aldım ama oje konusunu epidural uzmanına danışmalıymışım. Hemen ismini aldım, fırladım gittim hastaneye. Kadıncağız herhalde bu isteği ilk kez benden duymuştur. “Tamam” dedi “ ama koyu renk oje olmaz”. E herhalde ben de anneliğe fuşya yada bordo bir oje ile adım atmayı düşünmüyorum.
Ohhh, gelsin french’ler...
Kuaföre gittim elbette ki. Oysa hayalim şöyleydi. Evde olacaktık. Birden sancılar başlayacaktı. Ben pilates topumda bir ileri bir geri hareketleri yaparak dalgaların üzerinden atlar gibi sancıların üzerinden atlayacaktım. Asude Ebe gelecekti. Onunla sohbet edecektim. Sonra o “tamam hastane vakti geldi” deyince, heyecanla arabaya atlayacaktık. Hastanede beni tekerlikli sandalye ile odama götürmek istediklerinde “Ben hasta değilim, hamileyim ve gayet iyiyim” deyip, seke seke odama gidecektim.
Epidurali reddedecektim. Ikınırım, sıkınırım ama ben bu işi en doğal yollarla başarırım diyecektim. Sonra doğumhanede ıkınırken, saçlarım terden alnıma yapışacaktı. Eşim elimi tutacaktı. Ve en son ıkınmadan sonra bebeğimin minik kafası çıkacaktı, sonra da gövdesi. Büyük bir rahatlama ile sevinç çığlığı atıp, onu kucağıma alacaktım. Offf offfffff....
Tabii ki o-la-ma-dı.  Gittim saçlarımı ve french manikur-pedikurumu yaptırdım. Madem saçlarım terlemeyecekti, madem bebeğim en kebap yolla çıkıverecekti, biraz bakımlı olalım yani! Neyse, toparlandık gittik hastaneye akşamdan. Tabii ki son yıllarda doğan neredeyse bütün “Sezercik”ler gibi Dafne de sabah 8-8.30 arasında doğacaktı. Gece son kontrolleri yapalım deyip, beni NST’ye bağladılar. Ben bu arada sohbet muhabbet modundayım. “Bitse de şu kontroller, yatsam hemen” diye düşünüyorum. Hemşire suratıma garip garip baktı, sonra gitti doktoru çağırdı. Doktor geldi, bana baktı, NST çıktılarına baktı, “İyi misiniz?” Diye sordu. Valla çoook iyiydim. Gitseler daha iyi olacaktım. Adam şaşırdı “Şu anda maksimum seviyede ve düzenli sancınız var” dedi... Haydaaa, ne sancısı ya, yok maşallahım var.
Adam ekrandan da gösterdi. Sabah 8’den önce almak zorunda kalabiliriz sizi ameliyathaneye dedi. Neymiş, acı eşiğim çok yüksekmiş, sancıları hissetmiyormuşum! Hahaaaaaayt, ben terlemeden normal doğum yaparmışım beeeee! Aaahhhh, ahhh!
Bir yandan “Canım kızım, dönmedin ama en azından kendi istediğin zamanda geliyorsun, öyle randevulu sezaryan falan yapmadık ” diye gururlanıyorum içimde tekme atan bebemle; bir yandan da “gece uyusaydık” diye düşünüyorum. Peki dedim. Ama sonra Dafne’ye “Tamam işte, kendi bildiğin gibi yapıyorsun herşeyi ama bırak da annen uyusun şimdi” diyorum. Sağolsun canım kızım, duruldu, sabahı ettik.
Sabah bende heyecan -30 derecelerinde seyrediyordu. Off yaaa, neden böyle oldum şimdi diye düşünürken, doktorum geldi, şimdi alacaklar seni dedi. O sedye geldi, offff başladı mı kalp atışları... Ameliyathanede epidurali takmaya çalışıyorlar, zangır zangır titriyorum. Elimde değil. Sanki ameliyathane Alaska’da açık havada. Öylesine titriyorum. Zavallı anestezi uzmanı beni rahatlatmak için başımı okşuyor. Eee, kocam nerede, arkadaşım nerede? Diyorum. Birinin beni hala İstanbul’da, hem de Ağustos ayında olduğumuza inandırması lazım. Neyse ki İlker ve Derya geldiler. Derya resim çekmek için, kocam da elbette destek için yanımda. Müzik, müziği unutmasınlar.
Birisi bastı düğmeye, başladı Dafne’nin şarkısı... Şu an bile o şarkı çaldığında aklıma o sahne tüm detayları ile geliyor.

Aşkım yanımda, elimi tutuyor. Bir yandan da meraklı meraklı perdenin ötesine bakıyor. Meğer başlamış operasyon, benim haberim yok. Sonra İlker birden perdenin bizden taraf olan kısmına siniyor. Bakmayı kesiyor. Anlıyorum ki 7 kat derine inilmiş. Görüntü feci olmalı. Birden karnımı çekiştirmeye başlıyorlar. Bütün bedenim sarsılıyor. O sırada İlker’in “Aaa hakikaten tersmiş” dediğini duyuyorum. Ve birden bir ağlama sesi duyuyorum. Kocam gülümsüyor, Derya yanıma geliyor, eli ayağı titriyor, hatta ağlıyor. Ben ise deliriyorum, bebeğim çıktı, herkes gördü, bırakın beni, ben de kalkıcam!!! Neyse ki Dafne’yi sarıp sarmalayıp, hemen yanıma getiriyorlar.
“Merhaba bebeğim”... Çok şaşkınım. Gerçekten bu pamuk tenli, guzel burunlu güzel şeyi ben mi doğurdum? Bitti mi gerçekten hamilelik denilen 9 aylık çile? Ya ben anne mi oldum şimdi? Ne oluyor? Neredeyim? Siz de kimsiniz? Çekilin etrafımdan, beni kızımla başbaşa bırakın! Böyle bol dalgalı hisler içindeyken, Dafne’yi alıyorlar, kocam da peşlerinden gidiyor, ben ameliyathanede pantalon dikermiş edasıyla beni diken doktorlarla kalıyorum. İyi dikin haaa, estetik olsun diye verip veriştiriyorum. Ameliyathane artık soğuk değil. Hatta pişiyorum sıcaktan, öyle ki gözlerimden süzülen yaşlar  buharlaşacak diye korkuyorum.

Sonra anestezi uzmanı sana güzel birşey vereceğim şimdi diyor. Ne verdiyse, sarhoş gibi oluyorum. Bulutların üzerinde bir yerlerdeyim. Odama getirildiğimde beni bekleyenlere sırıtıyorum. Elimde değil, ağzım sırıtmak dışında hiçbir komut almıyor. Dafne yanımda. Hemen mememe atlıyor. Gelen giden çooook... Ama ben sadece Dafnemleyim. Kocamı bile görmüyor gözüm. Onun gözleri de Dafne’de zaten...
Akşama ancak kendime geliyorum. Bulutlardan indiğimde bol kasık sancısı ve dokunmaktan bile korktuğum, ağlamakta olan bebeğimle kalıyorum. “İmdaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaat anne nasıl olunur?” diye bağırasım geliyor. Sonra sakinleşiyorum. Hayatta ilk adımlarımızı nasıl attıysak, nasıl okuma yazma ve bizi bugune getiren diğer herşeyi öğrendiysek, anne-babalığı da öğreneceğimizi farkediyorum. Üstelik annelik başta içgüdü ile girecek sistemime, sonra yaşadıkça ustalaşacağım.
 İşte o akşam ve doğumdan sonra bugüne kadar geçen 3,5 ay sürecinde anlıyorum: Annelik her işten, her meslekten daha zor ve dolayısıyla kutsal. Ve insanın bebeğinden öğreneceği, aşkların en yüce hali, sabır, dayanma gücü  dahil olmak üzere binlerce, tonlarca  şey var.... 3.5 aydır doğum sonrası depresyonu, uykusuzluğun en ağır halleri ve çaresizlik gibi çok zor şeyler yaşamış olsam da, aşkalrın en büyüğünü yaşamakta olduğum için herşey vız gelmeye başladı. Bir gülücük dünyaya bedelmiş. Yeni anladım.

Tüm anne adaylarına ve annelere kocaman sevgiler!

11 Ağustos 2011 Perşembe

TERS ÇOCUK DURUŞUNDAN BELLİ OLUR!

Karnımdaki bebek ters. Hem de en başından. Birkaç açıdan. Yani şöyle: Aylarca erken doğum riski ile bizi tehdit etti, yattım yattım, yattığım yerde karpuz gibi büyüdüm.
Her kontrolde “aman rahim ağzı kısalmış, çok dikkatli olalım” uyarıları ile büzüştüm. Şimdi 35+4 te, bana doktor muayenesinde nanik yapıyor. Aylardır bizi strese sokan rahim ağzı doğum artık çok yakın olduğundan daha da kısalacağına, uzamış!!! Üstelik “Bu bebek 15 Ağustos’u beklerse iyi” diyen doktorum, şimdi çark etti “çıkmaya niyeti yok” diyor. Oysa ben kendimi bugün yarın, çıkagelir diye hazırlamıştım. Çünkü daha önce verdiği tüm işaretler bu yöndeydi. Şimdi ise sanki bizle oyun oynuyor. Sağ gösterip sol vuruyor. Üstelik bu da yetmez gibi hala ters duruyor! Bu haftalarda artık başaşağı pozisyona geçmiş olması gerekiyordu. Bir ümitle sordum doktora ama malesef hala TERS!!!!

İşin kötüsü 2 hafta daha böyle ters devam ederse, mecburen sezaryen olacağım. Çünkü bu şekilde doğum hem annenin hem bebeğin sağlığını ciddi şekilde tehdit ediyormuş. Çok okudum, araştırdım. Malum normal doğum diye yırtıyorum kendimi son 2 aydır. Sanki sancı başlayacak ve ben bütün rahatlığımla oturacağım pilates topuma, bir ileri bir geri hareket edeceğim... Bir yandan “Somewhere over the rainbow” çalacak. Çok cool olacağım. Ayakta dolaşacağım, dans edeceğim, sancıların beni alt etmesine izin vermeyeceğim. Sonucta onlar beni bebeğime kavuşturacak kısa yollar. Onları kucaklayıp, hooop diye salıvereceğim. Ve iyi bir ıkınmayla bebeğimize kavuşacağım. İşte benim doğum hayalim. Günlerdir bu anları yaşayacak olmanın heyecanını hissediyorum. Ama bu ters duruş yavaş yavaş beni bu hayalden uzaklaştırıyor. Moralim bozuluyor. Ama hala ümit var diye de avutuyorum kendimi.

Ne yapsam, amuda mı kalksam? Takla mı atsam... Koltukta oturur pozisyondan ayağa kalkmak bile yardımla olurken, bu akrobatik hareketler de neyin nesi? Gerçekçi olma zamanı. Akrobasi falan yalan.
En iyisi oturup beklemek ve Dafne’ye iyi huylu olup, dönme vaktini kaçırmamasını tembihlemek. İşin aksi yanı, ben öyle karnıyla konuşan anne adaylarından da değilim. Garip geliyor, yapamıyorum.  İşte anasına bak, kızını al olayı!
Ben de tersim, kızım nasıl olsunJ

Hadi, güzel bir kavuşma hikayesi için, lütfen dön Dafneeee!

18 Temmuz 2011 Pazartesi

İMDAAAT! YANIYORUM!

Kim derdi ki hep soğuktan daha çok sevdiğim “sıcak havalar”ın gün gelip de düşmanım olacak? İşte o gün bugündür. Havalar o kadar sıcak gidiyor ki, toparlak bir hamile olarak zaten hareket güçlüğü çekmekte olan ben bir de sıcaktan nefessiz kaldım. Bu kadar terlediğimi, bu kadar bunaldığımı bilmem. Doğruymuş, hamileler sıcaktan çok daha fazla etkileniyormuş. Normal insanlara göre 2 kat olan bu etki dolayısıyla hafif giysiler giymeli ve bol su tüketmeliymişiz. Hafif giysi??? Hiçbir giysim olmuyor ki banaJ Bol t-shirt’lerim body kıvamına geldiğine göre sıcakta hafiflemek çok mümkün olmayacak...

Sıcak hava ve Dafne’yi bulunduğu rahat pozisyondan başaşağı konuma geçirmek için yüzmeye başladım. Hamileye en uygun egzersizlerden. Bir de Asude Ebe’nin gösterdiği pilates topu egzersizlerini yapmaya çalışıyorum. Hedef doğumu rahat geçirmek. Her gece yatmadan önce Blogcu Anne’nin “Pozitif doğum hikayeleri”ni okuyorum. Doğum konusunda olumlu duygular ile uykuya dalmamı sağlıyor. Ertesi gün de yüzme ve egzersizi rutine ekleyince, içim rahatlıyor... Hergün kendimi doğumun gelip çatacağı gün nasıl olacak acaba diye merak ederken buluyorum. Çok heyecanlanıyorum. Acı eşiğim ne alemde? Pilates topumu hastane odamın neresine koyayım. Doğum süreci boyunca dinlemeyi planladığım, beni çok rahatlatan ve içimi ısıtan Isaac’in Over the rainbow’u o anda işime yarayacak mı? Dafne her gece dinlemeye alıştığı bu şarkıyı duyunca  dünyaya gelme konusunda daha rahat davranacak mı? Hala hastane çantamı hazırlamamış olmam çok mu rahat olduğumu gösteriyor?

O gün kapımızı çaldığında ilk iş Asude Ebeyi arayacağız ve son ana kadar onunla evimizin rahat ortamında doğumun ilerlemesini bekleyeceğiz. Aslında evde doğum yapmayı çok istiyorum ama herhangi bir kötü gidişat riskinden korktuğum için cesaret edemiyorum. Son ana kadar evde olmayı umuyorum.  Sonra da güle oynaya doğuma gitmeyi istiyorum. Çığırtkan hamile olmam umarım. Dubai’de doğum yapan Zeynep doğum yaptığı hastanede tek çığıranların Ortadoğulular olduğunu, Avrupalıların gıkının çıkmadığını söylemişti. E, Avrupalıyız, dimi?

32. haftadayız. Dafne’nin 3-4 hafta daha rahatını bozmaması, içeride ekmek elden su gölden takılması lazım. Ondan sonra paşa gönlü ne istiyorsa onu yapsın.
Ama akciğer gelişimi tamamlanana kadar otursun oturduğu yerde... Ve bir de lütfen beni tuvalet manyağı yapmaktan vazgeçsin. Ayağını her nereye basıyorsa, çeksin çünkü 2 dakikada bir tuvalete gitmekten yoruldum.

Haftasonu bana harika bir baby Shower düzenlendi... Onunla ilgili resimlere ulaşır ulaşmaz, detayları yazıyor olacağım.

O zamana kadar sıcak havalar ile savaşmaya gidiyorum!

7 Temmuz 2011 Perşembe

EĞİTİMLİ ANNE BABA OLMAK...

Sizi bilmem ama ben annelik bilgeliği ile doğmadım. Yani kucağıma bebeğimizi verdiklerinde, onun dilinden anlama programı da otomatik olarak iniyor olmayacak zihnime.İletişim denen şey aynı dili konuştuğumuz yetişkinlerle bile zor iken, yeni doğmuş, dünyaya henüz uyumlanmamış bir bebekle ne denli karmaşık ve zor olur, hayal edebiliyorum. Ve korkuyorum...

İşte bu yüzden, araştırmacı ruhlu, öğrenme meraklısı bir çift olarak “Merhaba Bebek” adlı eğitim programına katıldık. Istanbul Parenting Class’ın düzenlediği bu programı Uzman Psikolog Sinem Olcay veriyor. Sinem, Aile ve Çocuk gelişimi konusunda gerçekten çok donanımlı ve sağolsun saçma sorularımıza bile büyük hevesle cevaplar verdi, bizi bilgilendirdi. 4 derslik bu kursta “Bebeklik döneminde iyi ebeveyn olma” konusunda kendimizi geliştirdik. En azından şu anda bebeğimiz doğduğunda onun verdiği işaretlerle ne demek istediğini anlayacağız. Ve en önemlisi ona uyku eğitimi vererek zombi gibi dolaşan mutsuz anne babalardan olmamayı hedefliyoruz. Sinem’in anlattığı uyku eğitimi yöntemini uyguladık mı, ver elini normal insan hayatıJ  Normal insan hayatı diyorum çünkü bebek sonrası uykusuz geceler sonrası kendilerini, hayatlarını kaybetmiş, bebeğin esaretine girmiş çokça örnek biliyorum. En büyük korkumuz onlardan olmaktı!! Neyse ki Sinem bizim korkularımızı paketleyip, bir kenara koymamızı sağladı...
Bu arada Sinem'in çok faydalı bir de kitabı var: Merhaba Bebek. Kursa katılmak çok daha faydalı ama kitap da kurstaki bazı bilgileri pekiştiriyor. Tavsiye ederim...

Eğitim şart! Anne babaya da, bebeğe de... Tabii ipleri elde tutmak, maskara olmamak gerek. Ilker sürekli çocuk eğitiminin köpek eğitiminden farksız olduğunu söylüyor. Inanılmaz eğitimli Alman Çoban köpeğimiz Spike’ın eğitimini bizzat kendisi vermiş ve şu anda Spike resmen laftan anlıyor ve denilenleri harfiyen yapıyor. Burada önemli olan alfa yani lider oldugunu hissettirmek... İşte bu  ana fikre istinaden, bebeğin eline bizim kumandamızı teslim etmemek gerekiyor...  Tabii ki teoride kolay geliyor, bakalım pratikte ne derece başaracağız?

Eskiden doğumu düşününce karnıma kramplar girerdi, şimdi doğum sonrasını düşününce fenalaşıyorum. Şımarık bir bebek- çocuk istemiyorum. Hatta su anda ikimizin de hayattaki en buyuk fobisi bu! Etrafımızda ağlayarak her istediğini anne-babasına yaptırmaya alışmış ceşitli yaş gruplarını gördükçe, içim şişiyor şişiyor, hatta “hatamı yaptık çocuk yapmakla” boyutuna varıp, patlayıveriyor.

Kramp deyince, tek kramplarım psikolojik blokajlardan oluşmuyor malesef. Geceleri çığlık çığlığa beni uyandıran bacak kramplarım artık hayatımın sarsıcı depremlerinden oldu. İşin kötüsü geldiğini haber vermeden, sinsice geliyorlar ve sonrasında artçı sarsıntılarla devam ediyorlar. Doktorum magnezyum almamı tavsiye etti. Etti de vücuduma giren doping sayısı arttıkça artıyor. Multivitamin, Omega 3, demir hapları derken bir magnezyum eksikti!!! En iyisi mi ben biraz soda içeyim...

Sanırım bu haftalarda ruh halleri de inişli çıkışlı oluyor. Hatta biraz kayak pisti gibi. İndin mi, çıkmak için teleski gibi seni yukarılara taşıyacak kocaman desteğe ihtiyaç duyuyorsun. Tam bu aşamada eşinin ruh halinin de yokuş aşağı gitmemiş olmaması çok önemli. Ilker sağolsun arkamdan itekliyor sürekli. Tüm şımarıklığıma katlandığı yetmezmiş gibi, beni şımarttıkça şımartıyor. Mutfakta iyi olmasının nimetleri bu aşamada çok işe yarıyor çünkü hamile bir kadını güzel yemekler kadar memnun edecek başka şey yok! Son dönemlerde fırından çıkan mürdüm erikli turta kokuları ağlamaklı hallerimi birden yok ediyor. Yemin ederim yeniden doğmuş gibi oluyorum!

Elbette arada o da arıza yapıyor: “Amaaan, dunyadaki tek hamile sensin sanki, binyıllardır kadınlar doğuruyor, senin kadar şikayet etmemişlerdir hallerinden” deyiveriyor. O zamanlarda bir günlüğüne benim yerime geçebilmesini diliyorum! Bir günlüğüne bütün ağrıları, ağırlıkları, yan etkileri, ruhsal devinimleri yaşa; sonra da tosbağa gibi devril inşallah!!! Diyecekken, daha buyuk kuvvetler devreye giriyor... Başlıyor onun da beli ağrımayaJ Sanırım evde iki hamile olmamızda benim evrene gönderdiğim sinyallerin parmağı varJ

Ey Evren, duy sesimi, bize kolay bir doğum, sonrasında da iyi huylu bir bebek yetiştirme gücünü bahşet! Valla başka birşey istemiyorum. Haa bu arada kramplarımı alırsan, bel ağrılarıma çare olursan, geceleri uyumamı sağlarsan, riskli dönemleri atlatmama yardımcı olursan, bu akşam kocama tekrar erikli turta yapma isteği verirsen de şahane olur hani;-)

Geç olsun, güç Olmasın: 31.HAFTA

Hamilelik hiç de kolay iş değilmiş. Öyle “Çok keyifli bir süreçti, hiç bitmesin istedim” diye ortada dolaşanların, hamilelik sonrası hafıza kaybı yaşıyor olduklarına inanıyorum ben. Ters dönmüş kaplumbağa kıvamında koltuğa yığılıp kaldığım, sadece yan yatabildiğim için tüm ağırlığımı çeken sağ ve sol tarafımın pelteleşmesine seyirci kaldığım, sıcakları mikrodalga fırının içindeymişim gibi en derinden hissettiğim bu günlerde keyifli hamile rolleri kesemeyeceğim.
Zaten başından beri binbir dert yaşıyorum. Yok plesanta previa tehditleri, yok rahimağzı kısalmaları, yok erken dogum riskleri derken, hop oturup hop kalktım; şimdi de verilen tüm istirahatler sonucu balina gibi olmus bedenimle bir oturuyor, hiç kalkamıyorum.

Dışarıdan ne kadar da kolay görünüyordu oysa... Bir hamile görünce her kadın gibi “Ayyy, ne güzel, göbeği de pek şirin” düşünceleri ile o göbeğin sabun köpüğü gibi hafif olduğu yanılgısına sahiptim galiba. Sanki hamilelik demek, helyum dolu bir karınla uçan balon misali mutluluktan uçmaktı. GÜÜÜÜM! İşte bu aşamada çakıldım.
“Hamilelik zor zanaattır” diye kimse çıkıp bir uyarmadı ki!

Bebek dediğin mucizevi oluşum yemek kitabından bakıp, 3 yumurta kırıp, bir bardak un eklemekle olmuyor(muş) işte! Beden kendini hazırlıyor(muş), hormonlar coşuyor(muş), vücuttaki organlar ona yer açmak için yer değiştiriyorlar(mış) vs vs... Tabii tüm bunlar olurken, anne adayına da oturup izlemek değil, bunun bir parçası olup, her türlü zorluğa göğüs germek kalıyor(muş)!

Diyeceğim odur ki, siz siz olun, bir hamile görünce, onu hafife almayın.

Neyse, benim hamileğime gelince, bunca sıkıntı, gürültü, patırtı derken 31. Haftaya ulaştık. Bir blog yazmak için taaa bu haftayı beklemedim elbet, hatta blog yazmak aklımda bile yoktu ama bunca istirahatten sonra, laptop başında iş yapmaya çalışmak dışında, hor gördüğüm bütün kadın programlarını da izleyip, bitirdikten  sonra, benim durumumda olan birileri var mı diye “google” nimetlerinden faydalanınca gördüm ki, bir suru hamile blogu var ve gerçekten çok faydalılar! Mesela normal doğumdan korkan ben, bu bloglar sayesinde katman katman sıyrıldım korku kabuğundan. Bir dolu bilgi edindim ve yalnız olmadığımı farkederek, hafifledim. Ayrıca tek riskli hamile ben değilmişim... 7. Ayında 16 kiloya ulaşma rekoru bende değilmiş.

Evet. Haftalardan 31. Müstakbel bebeğim içimde taklalar atıyor. Haberi yok tabii pek yakında bu hareket özgürlüğünün biteceğinden. Onun hareketlerinden şikayet etmemeye yemin ettim. Gecen gun saatlerce hiç hareket etmedi çünkü.  Üstelik kaşık kaşık nutella yedim, sırf hareket etsin diye. TIK yok! Ve aldı beni bir panik... NST’ye bağlandık. Hafif hareketler geldi. Ama yok, doktor tatmin olmadı. Tatlılar yendi, az biraz daha hareket. Saatler süren NST cihazı tetkikinden sonra, içimiz rahatladı. Kendisi içeride sessizce takılmaktaymış. Babası “Hareketlerinden çok şikayet ettin, bak, alındı durdu” diyerek beni kendimden şüpheye düşürdü. Şimdi her tekme de “Aferin kızım, vur, daha hızlı vur” diye yüreklendiriyorum veledi.  Benim hareket özgürlüğüm kısıtlı ya, ona da ket vurmak istedim galiba ama varsın,  gelsin tekmeler, taklalar...

Ben hamilelikte hoplarım, zıplarım, son ana kadar işimin başında olurum, aktif, dinamik, heyecanlı günler yaşarım diye hayal ediyordum. Hayallerim burada da gerçekle yanyana durmadı. Home office iyi derler ya, bir yere kadar... Yani evin bir köşesinde laptop karşısında otururken, diğer taraflarda da iş arkadaşların otursa, arada sırada iki çift laf etsek, toplaşsak, konuşsak, hemen ayaküstü birkaç iş bitirsek, eyvallah! Ama nerdeee? Home office demek Robinson’un adada Superonline wireless sayesinde dış dünya ile irtibatta bulunması, birkaç fikir alışverişi yapması ama sonunda office boy Cuma’nın bile daha yoğun bir ortama kaçtığını farketmesi gibi birşey.  Yalnızlık kesinlikle sıkıcı.

Hamileliğin keyifli yanı yok mu? Valla yemek yemeye düşkünseniz var elbette. “Ben hamileyim” bahanesiyle, öğünlere, ara öğünlere yüklenebiliyorsunuz istediğiniz kadar. Taa ki doktorunuz “Hmm, sizi bir diyetisyene yönlendirmekte fayda var” diyene kadar. Ya gözünü seveyim, ne diyetisyeni. Daha bu yaştan (yani -2 ay) çocuğa diyetisyen azabı çektirilir mi? Ben ne yaşarsam, bu bebecik de yaşamıyor mu? Şimdi ben yemek yiyemeyeceğim stresine girersem, o da içeride aynı üzüntüyü yaşamaz mı? Hem biz peynir de yeriz, nutella da! Çeşitliliğe önem veriyoruz yani. Bir yandan kilolarca meyve, sebze, bir yandan protein zengini yiyecekler bir yandan da olmazsa olmaz Erikli turta, kazandibi, Magnum gibi enerji bombası tatlılar yiyoruz. Dokunmayın bize!!! Baba adayı da kızıyor arada. Nutella kavanozunu elimden alıyor ama sonrasında şeflik hünerlerini konuşturmak için yaptığı enfes  turtalar, tatlılar yüzünden aynı yeme döngüsüne girdiğimi farketmiyorJ Neyse, zaten kendisinde de hayalet hamilelik durumu var. Ben ne yaşarsam yaşar oldu. Belim ağrıyor, bir bakıyorum ben “ah belim” demeden, o başlıyor bel ağrısından yakınmaya. Benden çok aşeriyor.  Bir evde iki hamileyiz biz...:-)

Tabii siz bana bakmayın. Bu kadar yemek yemeyin. Sağlıklı olan doktorunuzu dinlemeniz, beni değil.

Doktor demişken, ne yapın, ne edin, doktorunuz sizi sezaryene yönlendiriyorsa, ondan kaçarak uzaklaşın. (Tabii ki ciddi bir komplikasyonunuz, normal doğuma engeliniz yoksa) Cunku bu iş artık çok ticari hale gelmiş. Sezaryen dediğiniz 3.derece kalp ameliyatına eşit bir operasyon. Kesilmek, biçilmek, sonrasında dikilip, sızıdan aylarca kendine gelememek var.  Sağlıklısı analarımız gibi gerekiyorsa avaz avaz doğurmak ve sonrasında bebekle ilgilenmek için fiziksel olarak iyi durumda olabilmek.
Doğum dediğim şey de doğurmak var; doğurtulmak değil. Doğurmak için doğal yöntemi seçin; doğurtulmak istiyorsanız da yatın masaya, kesiversinler sizi... Ama iyi düşünün, iyi araştırın. Benim gibi doğal doğumdan ölesiye korkan biri bile artık bunları söyleyecek cesaretteyse, vardır bunun içinde bir iş! Bir doğal doğum kursuna gidin. Tüm inceliklerini öğrenince, anlayacaksınız ne dediğimi...

Bizim baba adayımız doğal doğumun inceliklerini öğrenince, bir havaya girdi,  bir havaya girdi “Hastaneye bile gerek yok, evde doğur, doktora bile gerek yok, ben hallederim” demeye başladı.  Ben bile bir ara şuursuzca “Hmm, olabilir” diye düşünürken buldum kendimi. Sonra farkettim ki, biraz bu konuda yüz versem, bu işin sonu ormandai toprak ana üzerinde ıkınmaya kadar gidecek. O yuzden tuttum kolundan, bir hastane ziyareti yaptırdım ikimize... İyi de oldu. Doğumhane düşündüğüm gibi soguk bir yer değilmiş. Bildiğin ODA, ameliyathane gibi değil... Şahane... Daha da rahatladım.

Yaparım bu işi de yaparım! Yeter ki kızım ters duruş pozisyonundan vazgeçip dönsün!

31.haftadan sevgiler....