18 Temmuz 2011 Pazartesi

İMDAAAT! YANIYORUM!

Kim derdi ki hep soğuktan daha çok sevdiğim “sıcak havalar”ın gün gelip de düşmanım olacak? İşte o gün bugündür. Havalar o kadar sıcak gidiyor ki, toparlak bir hamile olarak zaten hareket güçlüğü çekmekte olan ben bir de sıcaktan nefessiz kaldım. Bu kadar terlediğimi, bu kadar bunaldığımı bilmem. Doğruymuş, hamileler sıcaktan çok daha fazla etkileniyormuş. Normal insanlara göre 2 kat olan bu etki dolayısıyla hafif giysiler giymeli ve bol su tüketmeliymişiz. Hafif giysi??? Hiçbir giysim olmuyor ki banaJ Bol t-shirt’lerim body kıvamına geldiğine göre sıcakta hafiflemek çok mümkün olmayacak...

Sıcak hava ve Dafne’yi bulunduğu rahat pozisyondan başaşağı konuma geçirmek için yüzmeye başladım. Hamileye en uygun egzersizlerden. Bir de Asude Ebe’nin gösterdiği pilates topu egzersizlerini yapmaya çalışıyorum. Hedef doğumu rahat geçirmek. Her gece yatmadan önce Blogcu Anne’nin “Pozitif doğum hikayeleri”ni okuyorum. Doğum konusunda olumlu duygular ile uykuya dalmamı sağlıyor. Ertesi gün de yüzme ve egzersizi rutine ekleyince, içim rahatlıyor... Hergün kendimi doğumun gelip çatacağı gün nasıl olacak acaba diye merak ederken buluyorum. Çok heyecanlanıyorum. Acı eşiğim ne alemde? Pilates topumu hastane odamın neresine koyayım. Doğum süreci boyunca dinlemeyi planladığım, beni çok rahatlatan ve içimi ısıtan Isaac’in Over the rainbow’u o anda işime yarayacak mı? Dafne her gece dinlemeye alıştığı bu şarkıyı duyunca  dünyaya gelme konusunda daha rahat davranacak mı? Hala hastane çantamı hazırlamamış olmam çok mu rahat olduğumu gösteriyor?

O gün kapımızı çaldığında ilk iş Asude Ebeyi arayacağız ve son ana kadar onunla evimizin rahat ortamında doğumun ilerlemesini bekleyeceğiz. Aslında evde doğum yapmayı çok istiyorum ama herhangi bir kötü gidişat riskinden korktuğum için cesaret edemiyorum. Son ana kadar evde olmayı umuyorum.  Sonra da güle oynaya doğuma gitmeyi istiyorum. Çığırtkan hamile olmam umarım. Dubai’de doğum yapan Zeynep doğum yaptığı hastanede tek çığıranların Ortadoğulular olduğunu, Avrupalıların gıkının çıkmadığını söylemişti. E, Avrupalıyız, dimi?

32. haftadayız. Dafne’nin 3-4 hafta daha rahatını bozmaması, içeride ekmek elden su gölden takılması lazım. Ondan sonra paşa gönlü ne istiyorsa onu yapsın.
Ama akciğer gelişimi tamamlanana kadar otursun oturduğu yerde... Ve bir de lütfen beni tuvalet manyağı yapmaktan vazgeçsin. Ayağını her nereye basıyorsa, çeksin çünkü 2 dakikada bir tuvalete gitmekten yoruldum.

Haftasonu bana harika bir baby Shower düzenlendi... Onunla ilgili resimlere ulaşır ulaşmaz, detayları yazıyor olacağım.

O zamana kadar sıcak havalar ile savaşmaya gidiyorum!

7 Temmuz 2011 Perşembe

EĞİTİMLİ ANNE BABA OLMAK...

Sizi bilmem ama ben annelik bilgeliği ile doğmadım. Yani kucağıma bebeğimizi verdiklerinde, onun dilinden anlama programı da otomatik olarak iniyor olmayacak zihnime.İletişim denen şey aynı dili konuştuğumuz yetişkinlerle bile zor iken, yeni doğmuş, dünyaya henüz uyumlanmamış bir bebekle ne denli karmaşık ve zor olur, hayal edebiliyorum. Ve korkuyorum...

İşte bu yüzden, araştırmacı ruhlu, öğrenme meraklısı bir çift olarak “Merhaba Bebek” adlı eğitim programına katıldık. Istanbul Parenting Class’ın düzenlediği bu programı Uzman Psikolog Sinem Olcay veriyor. Sinem, Aile ve Çocuk gelişimi konusunda gerçekten çok donanımlı ve sağolsun saçma sorularımıza bile büyük hevesle cevaplar verdi, bizi bilgilendirdi. 4 derslik bu kursta “Bebeklik döneminde iyi ebeveyn olma” konusunda kendimizi geliştirdik. En azından şu anda bebeğimiz doğduğunda onun verdiği işaretlerle ne demek istediğini anlayacağız. Ve en önemlisi ona uyku eğitimi vererek zombi gibi dolaşan mutsuz anne babalardan olmamayı hedefliyoruz. Sinem’in anlattığı uyku eğitimi yöntemini uyguladık mı, ver elini normal insan hayatıJ  Normal insan hayatı diyorum çünkü bebek sonrası uykusuz geceler sonrası kendilerini, hayatlarını kaybetmiş, bebeğin esaretine girmiş çokça örnek biliyorum. En büyük korkumuz onlardan olmaktı!! Neyse ki Sinem bizim korkularımızı paketleyip, bir kenara koymamızı sağladı...
Bu arada Sinem'in çok faydalı bir de kitabı var: Merhaba Bebek. Kursa katılmak çok daha faydalı ama kitap da kurstaki bazı bilgileri pekiştiriyor. Tavsiye ederim...

Eğitim şart! Anne babaya da, bebeğe de... Tabii ipleri elde tutmak, maskara olmamak gerek. Ilker sürekli çocuk eğitiminin köpek eğitiminden farksız olduğunu söylüyor. Inanılmaz eğitimli Alman Çoban köpeğimiz Spike’ın eğitimini bizzat kendisi vermiş ve şu anda Spike resmen laftan anlıyor ve denilenleri harfiyen yapıyor. Burada önemli olan alfa yani lider oldugunu hissettirmek... İşte bu  ana fikre istinaden, bebeğin eline bizim kumandamızı teslim etmemek gerekiyor...  Tabii ki teoride kolay geliyor, bakalım pratikte ne derece başaracağız?

Eskiden doğumu düşününce karnıma kramplar girerdi, şimdi doğum sonrasını düşününce fenalaşıyorum. Şımarık bir bebek- çocuk istemiyorum. Hatta su anda ikimizin de hayattaki en buyuk fobisi bu! Etrafımızda ağlayarak her istediğini anne-babasına yaptırmaya alışmış ceşitli yaş gruplarını gördükçe, içim şişiyor şişiyor, hatta “hatamı yaptık çocuk yapmakla” boyutuna varıp, patlayıveriyor.

Kramp deyince, tek kramplarım psikolojik blokajlardan oluşmuyor malesef. Geceleri çığlık çığlığa beni uyandıran bacak kramplarım artık hayatımın sarsıcı depremlerinden oldu. İşin kötüsü geldiğini haber vermeden, sinsice geliyorlar ve sonrasında artçı sarsıntılarla devam ediyorlar. Doktorum magnezyum almamı tavsiye etti. Etti de vücuduma giren doping sayısı arttıkça artıyor. Multivitamin, Omega 3, demir hapları derken bir magnezyum eksikti!!! En iyisi mi ben biraz soda içeyim...

Sanırım bu haftalarda ruh halleri de inişli çıkışlı oluyor. Hatta biraz kayak pisti gibi. İndin mi, çıkmak için teleski gibi seni yukarılara taşıyacak kocaman desteğe ihtiyaç duyuyorsun. Tam bu aşamada eşinin ruh halinin de yokuş aşağı gitmemiş olmaması çok önemli. Ilker sağolsun arkamdan itekliyor sürekli. Tüm şımarıklığıma katlandığı yetmezmiş gibi, beni şımarttıkça şımartıyor. Mutfakta iyi olmasının nimetleri bu aşamada çok işe yarıyor çünkü hamile bir kadını güzel yemekler kadar memnun edecek başka şey yok! Son dönemlerde fırından çıkan mürdüm erikli turta kokuları ağlamaklı hallerimi birden yok ediyor. Yemin ederim yeniden doğmuş gibi oluyorum!

Elbette arada o da arıza yapıyor: “Amaaan, dunyadaki tek hamile sensin sanki, binyıllardır kadınlar doğuruyor, senin kadar şikayet etmemişlerdir hallerinden” deyiveriyor. O zamanlarda bir günlüğüne benim yerime geçebilmesini diliyorum! Bir günlüğüne bütün ağrıları, ağırlıkları, yan etkileri, ruhsal devinimleri yaşa; sonra da tosbağa gibi devril inşallah!!! Diyecekken, daha buyuk kuvvetler devreye giriyor... Başlıyor onun da beli ağrımayaJ Sanırım evde iki hamile olmamızda benim evrene gönderdiğim sinyallerin parmağı varJ

Ey Evren, duy sesimi, bize kolay bir doğum, sonrasında da iyi huylu bir bebek yetiştirme gücünü bahşet! Valla başka birşey istemiyorum. Haa bu arada kramplarımı alırsan, bel ağrılarıma çare olursan, geceleri uyumamı sağlarsan, riskli dönemleri atlatmama yardımcı olursan, bu akşam kocama tekrar erikli turta yapma isteği verirsen de şahane olur hani;-)

Geç olsun, güç Olmasın: 31.HAFTA

Hamilelik hiç de kolay iş değilmiş. Öyle “Çok keyifli bir süreçti, hiç bitmesin istedim” diye ortada dolaşanların, hamilelik sonrası hafıza kaybı yaşıyor olduklarına inanıyorum ben. Ters dönmüş kaplumbağa kıvamında koltuğa yığılıp kaldığım, sadece yan yatabildiğim için tüm ağırlığımı çeken sağ ve sol tarafımın pelteleşmesine seyirci kaldığım, sıcakları mikrodalga fırının içindeymişim gibi en derinden hissettiğim bu günlerde keyifli hamile rolleri kesemeyeceğim.
Zaten başından beri binbir dert yaşıyorum. Yok plesanta previa tehditleri, yok rahimağzı kısalmaları, yok erken dogum riskleri derken, hop oturup hop kalktım; şimdi de verilen tüm istirahatler sonucu balina gibi olmus bedenimle bir oturuyor, hiç kalkamıyorum.

Dışarıdan ne kadar da kolay görünüyordu oysa... Bir hamile görünce her kadın gibi “Ayyy, ne güzel, göbeği de pek şirin” düşünceleri ile o göbeğin sabun köpüğü gibi hafif olduğu yanılgısına sahiptim galiba. Sanki hamilelik demek, helyum dolu bir karınla uçan balon misali mutluluktan uçmaktı. GÜÜÜÜM! İşte bu aşamada çakıldım.
“Hamilelik zor zanaattır” diye kimse çıkıp bir uyarmadı ki!

Bebek dediğin mucizevi oluşum yemek kitabından bakıp, 3 yumurta kırıp, bir bardak un eklemekle olmuyor(muş) işte! Beden kendini hazırlıyor(muş), hormonlar coşuyor(muş), vücuttaki organlar ona yer açmak için yer değiştiriyorlar(mış) vs vs... Tabii tüm bunlar olurken, anne adayına da oturup izlemek değil, bunun bir parçası olup, her türlü zorluğa göğüs germek kalıyor(muş)!

Diyeceğim odur ki, siz siz olun, bir hamile görünce, onu hafife almayın.

Neyse, benim hamileğime gelince, bunca sıkıntı, gürültü, patırtı derken 31. Haftaya ulaştık. Bir blog yazmak için taaa bu haftayı beklemedim elbet, hatta blog yazmak aklımda bile yoktu ama bunca istirahatten sonra, laptop başında iş yapmaya çalışmak dışında, hor gördüğüm bütün kadın programlarını da izleyip, bitirdikten  sonra, benim durumumda olan birileri var mı diye “google” nimetlerinden faydalanınca gördüm ki, bir suru hamile blogu var ve gerçekten çok faydalılar! Mesela normal doğumdan korkan ben, bu bloglar sayesinde katman katman sıyrıldım korku kabuğundan. Bir dolu bilgi edindim ve yalnız olmadığımı farkederek, hafifledim. Ayrıca tek riskli hamile ben değilmişim... 7. Ayında 16 kiloya ulaşma rekoru bende değilmiş.

Evet. Haftalardan 31. Müstakbel bebeğim içimde taklalar atıyor. Haberi yok tabii pek yakında bu hareket özgürlüğünün biteceğinden. Onun hareketlerinden şikayet etmemeye yemin ettim. Gecen gun saatlerce hiç hareket etmedi çünkü.  Üstelik kaşık kaşık nutella yedim, sırf hareket etsin diye. TIK yok! Ve aldı beni bir panik... NST’ye bağlandık. Hafif hareketler geldi. Ama yok, doktor tatmin olmadı. Tatlılar yendi, az biraz daha hareket. Saatler süren NST cihazı tetkikinden sonra, içimiz rahatladı. Kendisi içeride sessizce takılmaktaymış. Babası “Hareketlerinden çok şikayet ettin, bak, alındı durdu” diyerek beni kendimden şüpheye düşürdü. Şimdi her tekme de “Aferin kızım, vur, daha hızlı vur” diye yüreklendiriyorum veledi.  Benim hareket özgürlüğüm kısıtlı ya, ona da ket vurmak istedim galiba ama varsın,  gelsin tekmeler, taklalar...

Ben hamilelikte hoplarım, zıplarım, son ana kadar işimin başında olurum, aktif, dinamik, heyecanlı günler yaşarım diye hayal ediyordum. Hayallerim burada da gerçekle yanyana durmadı. Home office iyi derler ya, bir yere kadar... Yani evin bir köşesinde laptop karşısında otururken, diğer taraflarda da iş arkadaşların otursa, arada sırada iki çift laf etsek, toplaşsak, konuşsak, hemen ayaküstü birkaç iş bitirsek, eyvallah! Ama nerdeee? Home office demek Robinson’un adada Superonline wireless sayesinde dış dünya ile irtibatta bulunması, birkaç fikir alışverişi yapması ama sonunda office boy Cuma’nın bile daha yoğun bir ortama kaçtığını farketmesi gibi birşey.  Yalnızlık kesinlikle sıkıcı.

Hamileliğin keyifli yanı yok mu? Valla yemek yemeye düşkünseniz var elbette. “Ben hamileyim” bahanesiyle, öğünlere, ara öğünlere yüklenebiliyorsunuz istediğiniz kadar. Taa ki doktorunuz “Hmm, sizi bir diyetisyene yönlendirmekte fayda var” diyene kadar. Ya gözünü seveyim, ne diyetisyeni. Daha bu yaştan (yani -2 ay) çocuğa diyetisyen azabı çektirilir mi? Ben ne yaşarsam, bu bebecik de yaşamıyor mu? Şimdi ben yemek yiyemeyeceğim stresine girersem, o da içeride aynı üzüntüyü yaşamaz mı? Hem biz peynir de yeriz, nutella da! Çeşitliliğe önem veriyoruz yani. Bir yandan kilolarca meyve, sebze, bir yandan protein zengini yiyecekler bir yandan da olmazsa olmaz Erikli turta, kazandibi, Magnum gibi enerji bombası tatlılar yiyoruz. Dokunmayın bize!!! Baba adayı da kızıyor arada. Nutella kavanozunu elimden alıyor ama sonrasında şeflik hünerlerini konuşturmak için yaptığı enfes  turtalar, tatlılar yüzünden aynı yeme döngüsüne girdiğimi farketmiyorJ Neyse, zaten kendisinde de hayalet hamilelik durumu var. Ben ne yaşarsam yaşar oldu. Belim ağrıyor, bir bakıyorum ben “ah belim” demeden, o başlıyor bel ağrısından yakınmaya. Benden çok aşeriyor.  Bir evde iki hamileyiz biz...:-)

Tabii siz bana bakmayın. Bu kadar yemek yemeyin. Sağlıklı olan doktorunuzu dinlemeniz, beni değil.

Doktor demişken, ne yapın, ne edin, doktorunuz sizi sezaryene yönlendiriyorsa, ondan kaçarak uzaklaşın. (Tabii ki ciddi bir komplikasyonunuz, normal doğuma engeliniz yoksa) Cunku bu iş artık çok ticari hale gelmiş. Sezaryen dediğiniz 3.derece kalp ameliyatına eşit bir operasyon. Kesilmek, biçilmek, sonrasında dikilip, sızıdan aylarca kendine gelememek var.  Sağlıklısı analarımız gibi gerekiyorsa avaz avaz doğurmak ve sonrasında bebekle ilgilenmek için fiziksel olarak iyi durumda olabilmek.
Doğum dediğim şey de doğurmak var; doğurtulmak değil. Doğurmak için doğal yöntemi seçin; doğurtulmak istiyorsanız da yatın masaya, kesiversinler sizi... Ama iyi düşünün, iyi araştırın. Benim gibi doğal doğumdan ölesiye korkan biri bile artık bunları söyleyecek cesaretteyse, vardır bunun içinde bir iş! Bir doğal doğum kursuna gidin. Tüm inceliklerini öğrenince, anlayacaksınız ne dediğimi...

Bizim baba adayımız doğal doğumun inceliklerini öğrenince, bir havaya girdi,  bir havaya girdi “Hastaneye bile gerek yok, evde doğur, doktora bile gerek yok, ben hallederim” demeye başladı.  Ben bile bir ara şuursuzca “Hmm, olabilir” diye düşünürken buldum kendimi. Sonra farkettim ki, biraz bu konuda yüz versem, bu işin sonu ormandai toprak ana üzerinde ıkınmaya kadar gidecek. O yuzden tuttum kolundan, bir hastane ziyareti yaptırdım ikimize... İyi de oldu. Doğumhane düşündüğüm gibi soguk bir yer değilmiş. Bildiğin ODA, ameliyathane gibi değil... Şahane... Daha da rahatladım.

Yaparım bu işi de yaparım! Yeter ki kızım ters duruş pozisyonundan vazgeçip dönsün!

31.haftadan sevgiler....